Cörmanii Bölüm 2

Posted by Zımbılik | Posted in | Posted on 00:29

Cuma günü olduğunda sonunda gezme fırsatı bulacağımdan ötürü havamdaydım diyebilirim. Böyle bir hareketli, bir neşeliydim. Sırf gezmek için bizimkilerin Amsterdam kaçamağını da reddetmiştim. Geri gidememişler onlar da. Gün içerisinde de italyan bir firmanın standında tanıştığım, yanılmıyorsam ismi Maria gibi bir şey olan genç kadından detaylı bir şekilde yol tarifi ve gezilecek yerler tavsiyesi aldım. Akşam olduğunda standı toplamaya başladığımızda Özgür Abi’ye ben kaçıyorum deyip hızlı adımlarla fuar alanından çıktım. Çıkışın karşısındaki tren/metro/tram istasyonundan tramvaya bindim. Neumarkt’te ineceğimi öğrenmiştim ama ne kadar uzakta olduğunu bilmediğim için sorayım dedim. Tram’da oturmak için dörtlü koltuklara yöneldim ve fark ettim ki orada oturan üç kız Türk’tü. Laflarını kesip sorularımı sordum. Aynı durakta ineceğimizi söylediler. Neumarkt durağında inip Dome’a gitmek için bir başka tramvaya binebileceğimi söylediler. Ama toplu taşıma ile şehir gezilmez deyip, teşekkürümü de edip yürümeye başladım. Neumarkt meydanından Köln’ün İstiklal’i olarak tasvir edebileceğim sokağa geçtim. Photobucket

Arkadaşıma telefon alacağım için bir iki telefoncuya girdim. En sonunda büyük bir alışveriş merkezine benzeyen(Boyner/YKM benzeri) bir yerde Saturn buldum. Oradan telefonu alıp hızlı adımlarla Dome’a yöneldim. Yolu bilmiyordum ama “bu taraftaydı” diyerek bir sokağa girdim. Kafamı kaldırdığımda Dome’un kulelerini görünce doğru yola girmiş olduğumu anladım. Meşhur Dome hakikaten muazzam bir yapı. İşlemeleri, büyüklüğü ile beni hayran bıraktı kendine. İçeri girdim. Şansıma toplu ayin vardı. Biraz onları izledim. Birkaç fotoğraf çektim.

Photobucket

Daha sonra dışarı çıkıp birkaç resim de dışarıdan çektim.

Photobucket

Almanya gezisi öncesi Arzu ile googlemaps’ten baktığımız ve oranın meşhur birasının servis edildiği barları aramaya koyuldum. Ama bir türlü bulunduğum konumu googlemaps’te gördüğüm görüntüye göre belirleyemiyordum. Sonrasında “aman ne uğraşacağım ben nehir kenarına ve Heumarkt’a(Old City) gideyim” dedim ve rastgele nehire doğru yöneldim. Derken kendimi bir başka meydanda buldum. Farkında olmadan googlemaps’te baktığımız yere gelmişim. Karnım aç olsa da şu birayı bir deneyeyim dedim. Gaffel Kölsch denen bu bira rakı bardağının biraz büyüğünde servis ediliyor ve “su gibi bira” deyimini fazlasıyla hak ediyor.

Photobucket

Karnım açlıktan guruldamaya başlamıştı artık. Alman yemeği yiyebileceğim bir yer aramaya başladım. Geldiğimizden beri Türk yemekleri yiyorduk bir şekilde ve ben bu durumdan pek bir şikâyetçiydim. Karı kız peşinde deli danalar gibi koşan adamların, domuz yememek için kırk takla atmalarına çok gıcık oluyorum. Dini konulara fazla bulaşmadan yazıyı tamamlamam daha sağlıklı olacak tabii. Neyse, Mekân arayışım Rhein nehrinin kıyısına kadar sürdü. Etrafa bir bakayım, sonra seçeyim diyordum. Sonunda Einstein isimli bara takılmış aklıma uyup Heumarkt meydanına geri çıktım. Bu sefer de orada yemek servisi yapılmadığını öğrendim. Tekrar başka bir yer ararken artık ortadaki yeri seçmeye karar verdim. Oturduğum mekânda garsonlardan biri acayip Türk’e benziyordu. Daha sonra benim masamla ilgilenen garson kadının da Türk olduğunu, hatta bütün mekânın Türk’lerin olduğunu öğrendim. Hatta ismi de Memo’s Treff imiş, ben fark etmemişim. Garsonun Türk olması işime de yaradı. Hemen yemek tavsiyesi istedim. Beş gündür peynirli sandviç ve dönerle beslenen bünyeye sebzeli biftekli pan baya güzel geldi. Yemeğin yanında gene Gaffel Kölsch içtim. Hesabı istedikten sonra isminin Sonay olduğunu öğrendiğim garsona Monheim’a gideceğimi ve tren istasyonuna nasıl gideceğimi sordum. Tren garı Dome’un yanındaydı, bu nedenle bulması kolaydı ama sağ olsun kendisi bineceğim treni hangi peronda beklemem gerektiğine kadar anlattı. Yanıma iki üç hatıra aldıktan sonra yola koyuldum. Tren garına vardığımda bir şeyi fark ettim ki ben Monheim için nerede ineceğimi bilmiyordum. Hemen etrafa sormaya başladım. Ama Monheim’ı bilen kişi bile bulmakta zorlandım. O derece şehirden kopuk bir yerde kalıyormuşuz yani. En sonunda oteli aramak aklıma geldi. Neyse ki kıç cebimden de otelin kartı çıktı. Hemen aradım ve ineceğim durağı öğrendim. Trenim gelince bir koltuğa attım kendimi. Karşıma da ağır metalci bir elaman oturdu. Şarabını açtı ve tırnaklarına siyah oje sürmeye başladı. İşte o vakit “bu adam buları bizim trenlerimizde yapsa ne oldurdu acaba?” diye düşündüm. Herhalde linç ederlerdi. Sonrasında bir arkadaşı bindi trene. Onunda elinde bira vardı. Şerefe deyip hem içip hem sohbet ettiler. Sonunda durağıma geldim ve trenden indim. Tren istasyonunun yanındaki taksi durağından bir başka Türk taksiciyle muhabbet ede ede otele geldim. Böylelikle Köln’de yaptığım küçük geziyi de tamamlamış oldum. Bu yazının notlarını alan, geçen haftaki Yaramaz Çocuk ayrıca pringles, bira ve müzik eşliğinde bu yazıyı yaptığını belirtmemi istemiş. Özet halini yazdı o, ben biraz daha genişlettim şimdi.

Fuarın son günü de ilk günü gibi çok yorucuydu. Eşyaları toplamamız gece ikiye kadar sürdü. Gene 3.30 civarında yatan bizler, ertesi gün üç gibi uyandık. Akşama doğru toplanıp Köln’e geçtik. Kardeş firmanın Türk rehberi ile buluşup oradaki meşhur bir Türk lokantasında yemek yedik. Sonrasında oradan Heumarkt’a kadar yürüdük. Çok uzak olmasa da bir türlü dinlenememiş bünyelerimizi biraz zorladı bu yürüyüş. Arada birkaç resim de çekilmeyi ihmal etmedik. Photobucket

Photobucket Bunu Fotoşoklayayım ben bir ara

Bir sonraki gün ise geri dönüş vaktiydi artık. Eşyaları hazırlayıp Duesseldorf hava alanına doğru yola çıktık. Türkiye saatiyle 9.30 sıralarında yurda inmiş olduk. Bir maceranın daha sonuna geldik böylelikle. Bakalım yenilerini de ekleyebilecek miyiz?

Comments (0)